| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
İslam Blogu - İslami Blog - İslami Site - İslam Sitesi - İlahiler - EzgilerRSSYorum RSS
17 "başörtüsü" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"başörtüsü" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

EF'AL-İ MÜKELLEFİN 

Ef'âl-i mükellefîn, dînimizin emirlerinden ve yasaklarından sorumlu olan kimselerin yerine getirecekleri vazifelerin hükümlerini belirten bir tâbirdir. Bir kimsenin her türlü davranışı bunlardan birine dahil olur. Ef''âl-i mükellefîn, sekizdir: Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mubâh, harâm, mekrûh ve müfsid.

1- Farz: Dînimizin, yapılmasını açıkça ve kesin olarak emrettiği şeylere farz denir. Farzları terketmek harâmdır. İnkâr eden kâfir olur. Dinden çıkar. Farz iki çeşittir:

Farz-ı ayın: Müslümanın bizzat kendisinin yapması lâzım olan farzdır. Meselâ, beş vakit namaz kılmak. Ramazan ayında oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek farz-ı ayn'dır.

Farz-ı kifâye: Müslümanlardan bir kaçının veya sadece birisinin yapması ile, diğerlerinin sorumluluktan kurtulduğu farzlardır. Meselâ, cenâze namazı kılmak, cihâd etmek farz-ı kifâyedir.

2- Vâcib: Yapılması farz gibi kesin olan emirlerdir. Fakat, bu emrin delili farz kadar açık değildir. Bayram namazı kılmak, kurban kesmek, vitir namazı, fitre vermek vâcibdir. Vâcibi terk etmek, tahrimen mekrûhtur.

3- Sünnet: Peygamber Efendimizin yapılmasını övdüğü, yâhut devam üzere kendisinin yaptığı veyâhut yapılırken görüp de mâni olmadığı şeylere denir. Sünnet iki çeşittir:

Sünnet-i müekkede: Peygamber Efendimizin devamlı yaptıkları, pek az terkettikleri kuvvetli sünnetlerdir. Sabah namazının sünneti, öğlenin dört rek'atlık ilk sünneti, akşam namazının sünneti, yatsı namazının son iki rek'at sünneti böyledir. Ezân okumak, kâmet getirmek, cemâ'ate devam etmek, abdest alırken misvak kullanmak müekked sünnetlerdendir.

Sünnet-i gayr-i müekkede: Peygamber efendimizin, ibâdet maksadı ile arasıra terkederek yaptıklarıdır. İkindi ve yatsı namazlarının dört rek'atlık ilk sünnetleri böyledir.

4- Müstehab: Buna mendûb da denir. Sünnet-i gayr-i müekkede hükmündedir. Peygamber Efendimizin ara sıra yaptıkları ve sevdikleri, beğendikleri hususlardır. Yeni doğan çocuğa yedinci günü isim koymak, erkek ve kız çocuğu için akika hayvanı kesmek, güzel giyinmek, güzel koku sürünmek müstehabtır. Bunları yapmak sevâbdır.

5- Mubah: Yapılması emir olunmayan ve yasak da edilmeyen şeylere mubâh denir. Ya'nî günâh veya ta'at olduğu bildirilmemiş olan işlerdir. Yapanın niyetine göre ta'at veya günâh olurlar. Yemek, içmek, uyumak, giyinmek gibi işler mubâhtır.

6- Harâm: Dînimizin, "yapmayınız" diye açıkça yasak ettiği şeylerdir. Harâma, helâl diyenin ve helâle, harâm diyenin îmânı gider, kâfir olur.

7- Mekrûh: Allahü teâlânın ve Muhammed aleyhisselâmın, beğenmediği ve ibâdetlerin sevâbını gideren şeylerdir. Mekrûh iki çeşittir:

Tahrimen mekrûh: Harâma yakın olan mekrûhlardır. Bunları yapmak azâba sebep olur.

Tenzihen mekrûh: Helâla yakın olan, yâhut, yapılmaması yapılmasından daha iyi olan işlerdir.

8- Müfsid: Dînimizde, meşru olan bir işi veya başlanmış olan bir ibâdeti bozan şeylerdir. Namazda gülmek, oruçlu iken bilerek birşey yemek ve içmek gibi. Bu yapılan fiiller, namazı ve orucu bozarlar.


http://www.minare.net

http://minare.net/forum

http://alim.minare.net

http://minare.blogcu.com

İMANIN GİTMESİNE SEBEP OLAN ŞEYLER 


1- Bid’at sâhibi olmak. Ya’nî i’tikâdı bozuk olmak. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği i’tikâddan çok az da olsa ayrılan sapık veyâ kâfir olur.

2- Zayıf , şübheli olan îmân.

3- Büyük günâh işlemeğe devâm etmek.

4- Ni’met-i islâma şükrünü kesmek.

5- Âhırete îmânsız gitmekden korkmamak.

6- Haksız yere zulm etmek.

7- Sünnet üzere okunan ezân-ı Muhammedîyi dinlememek.

8- Anaya-babaya âsî olmak.

9- Doğru olsa bile çok yemîn etmek.

10- Namazda ta’dîl-i erkânı terk etmek.Şartlarına uygun kılmamak.

11- Namazı önemsiz sanıp öğrenmeğe ve çoluk-çocuğa öğretmeğe önem vermemek, namaz kılanlara ma’nî olmak.

12- Alkollü içki içmek.

13- Mü’minlere eziyyet etmek.

14- Yalan yere Evliyâlık ve din bilgisi satmak.

15- Günâhını unutmak, küçük görmek.

16- Kibirli olmak, ya’nî kendini beğenmek.

17- Ucb, ya’nî ilim ve amelim çokdur demek.

18- Münâfıklık, iki yüzlülük.

19- Hased etmek, din kardeşini çekememek.

20- Üstâdının,din büyüklerinin islâmiyyete aykırı olmıyan sözünü yapmamak.

21- Bir kimseyi, tecribe etmeden iyi demek.

22- Yalanda ısrar etmek.

23- Alimlerden kaçmak, uzak kalmak.

24- Erkekler ipek giymek.

25- Gıybetde ısrar etmek.

26- Kâfir olsa da komşusuna eziyyet etmek.

27- Dünyâ işi için, çok gazâba gelmek, sinirlenmek.

28- Fâiz alıp-vermek.

29- Sihrbazlık, büyü yapmak.

30- Müslüman ve sâlih olan mahrem akrâbayı ziyâreti terk etmek.

31- Allahü teâlânın sevdiği kimseyi sevmemek; islâmiyyeti bozmak istiyenleri sevmek.

32- Mü’min kardeşine kin tutmak.

33- Zinâya devâm etmek.

34- Livâtada bulunup, tevbe etmemek.

35- Ezânı, fıkh kitâblarının bildirdiği vaktlerde ve sünnete uygun okumamak ve sünnete uygun okunan ezânı işitince saygı ile dinlememek.

36- Haramı işliyeni görüp de, gücü yetdiği hâlde, tatlı dil ile mani olmamak.

37- Karısının, kızının ve nasîhat vermek hakkına sâhib olduğu kadınların haram işlemelerine ve kötülerle görüşmesine râzı olmak.


http://www.minare.net

http://minare.net/forum

http://alim.minare.net

http://minare.blogcu.com

İMANIN GEÇERLİ OLABİLMESİ İÇİN 


Îmân, sıfatları ile birlikte Allaha, meleklerine, gönderdiği mukaddes kitaplarına, peygamberlerine, âhıret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allahtan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanmaktır.

Îmânın sahîh, makbûl ve mu'teber olması için gerekli şartlardan ba'zıları:

1- Îmânda sâbit olmak: Meselâ, üç sene sonra müslümanlıktan çıkacağım diyen, o ânda kâfir olur.

2- Havf ve recâ arasında olmak: Ya'nî Allahü teâlânın azâbından korkup rahmetinden ümîd kesmemek.

3- Can boğaza gelmeden îmân etmek: Ölürken, âhıret hâllerini gördükten sonra kâfirin îmânı mu'teber olmaz. Fakat o ânda da, müslümanın tevbesi kabûl olur.

4- Güneş batıdan doğmadan önce îmân etmek: Güneş batıdan doğunca tevbe kapısı kapanır.

5- Gâibi yalnız Allahü teâlâ bilir: Gaybı Allahtan başkası bilemez. Bir de Allahın bildirdiği peygamber, evliyâ veya başka bir kimse de bilebilir.

6- Îmândan bir hükmü reddetmemek: Küfrü gerektiren şeylerden kaçmak.

7- Dinî bir hükümde şüphe etmemek: Meselâ acaba namaz farz mı, kumar harâm mı diye şüphe etmemek.

8- İ'tikâdını, inancını İslâm dininden almak: Târihçilerin, felsefecilerin değil, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği şekilde îmân etmek lâzımdır.

9- Hubbi fillâh, buğdi fillâh üzere olmak: Sevgi ve buğzu yalnız Allah için olmak. Allah düşmanlarını sevmek, onları dost edinmek, Allah dostlarına düşman olmak küfrü gerektirir.

10- Ehl-i sünnet vel cemâ'ate uygun i'tikâd etmek: Ehl-i sünnet olmak için lâzım olan i'tikâdlardan ba'zıları şunlardır:

Kur'ân-ı kerîmin Kelâm-ı İlâhî olup mahlûk [yaratık] olmadığına inanmak. Eshâb-ı kirâmın tamamını sevmek, hiçbirini kötülememek.Cennette Allahü teâlânın görüleceğine inanmak. Ehl-i kıble'yi tekfîr etmemek, ya'nî namaz kılan müslümana işlediği günâhlardan dolayı kâfir dememek. İbâdet îmândan parça değildir. Günâh işliyen mü'mine kâfir denmez. Îmân artıp eksilmez. Mi'râc rûh ve bedenle birlikte olmuştur. Tasavvufu inkâr etmemek. Mu'cîze ve kerâmet haktır. Bugün için dört hak mezhebden birine uymak, mezhepsiz olmamak. Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ömer'in halîfe olduğuna ve üstünlüklerinin halîfelik sırasına göre olduğuna inanmak. Kabir ziyâreti, enbiyâ ve evliyâdan yardım istemek câizdir. Okunan Kur'ân-ı kerîmin ve verilen sadakanın sevâbını ölülere göndermenin câiz olduğuna, bu sevâbların ve duâların ölülere vâsıl olarak, azâblarının azalmasına sebep olacağına inanmak. Kabir suâli haktır. Kabir azâbı rûh ve bedene olacaktır. Sırât köprüsü vardır. Şefâ'ata, hesâba ve mîzâna inanmak.

Bunlardan ba'zılarına inanmıyan, Ehl-i sünnetten çıkmakla kalmaz, kâfir olur. Meselâ Mi'râcın Mescid-i aksâya kadar olan kısmını inkâr eden kâfir olur.

Hadîs-i şerîfte, (Ümmetim 73 fırkaya ayrılır, 72'si Cehenneme gider, yalnız bir fırkası kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshâbımın yolunda gidenlerdir) buyuruldu.

Bu fırkaya, Ehli- sünnet vel cemâ'at kısaca (Ehl-i sünnet) denir. O hâlde, Cehennemden kurtulmak için her müslümanın ilk önce Ehl-i sünnet i'tikâdını öğrenmesi, daha sonra da dinimizin emir ve yasaklarına riâyet etmesi lâzımdır.

http://www.minare.net

http://minare.net/forum

http://alim.minare.net

http://minare.blogcu.com

İMAN İLE İSLAMIN ŞARTLARI 

İslam Dininde Yüce Allah’a, meleklere, Allah’ın kitaplarına, peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere iman etmek esastır. Bunları bilip kabullenmek imanın temel şartıdır. Onun için imanın şartları altıdır, denilir. Bu şartlar müslümanlıkta kesinlikle mevcut esaslardır. Bunlara, inanılması zorunlu din ilkeleri denir. Bunlara inanma mecburiyeti vardır. Bunları doğrulamadıkça iman gerçekleşmez. Bunlardan herhangibi birini inaretmek –Allah korusun- insanı hemen dinden çıkarır.

Biz bu imanımızı: “Amentü billahi...” sözlerini okumakla daima açıklıyor ve ispat ediyoruz. Bu sözleri okuyan şöyle demiş oluyor:

“Ben yüce Allah’a, O’nun meleklerine, O’nun kitaplarına, O’nun peygamberlerine, ahiret gününe, kaderin (iyi ve kötü her şeyin yaratılışı)Allah’dan olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilip mahşerde (hesap yerinde ) toplanmak haktır ve gerçektir. Şahitlik ederim ki, Allah’dan başka İlah yoktur ve yine şahitlik ederim ki, Hz. Muhammed (sav) O’nun kulu ve elçisidir.

İslamın şartları ise, beştir. Peygamber Efendimiz’in  bir hadisi şeriflerinin manası şudur: “İslam dini beş şey üzerine kurukmuştur:Şahadet sözünü getirmek (Eşhedü enla İlahe İllallah ve Eşhedü enne Muhammeden Resulüllah, demek), namaz kılmak, zekât vermek, ramazan ayı oruç tutmak ve hac etmek.

İşte bı beş şey İslam’ın şartıdır. Bu şartları gözetip onları yerine getiren insan, İslam şerefine ermiş, Müslüman rütbesini kazanmış olur.

Eşhedü en la İlahe İllallah ve Eşhedü enne Muhammeden Abdühu ve Resulühu =Allah’tan başka ilah olmadığına şahhitlik ederim. Yine Muhammed’in(A.S.) Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim.” sözlerine “Kelime-i Şehadet” denir. “La İlahe İllallah, Muhammed’ün Resulüllah” sözüne de “Kelime-i  Tevhid” denir. Biz bu mubarek kelimeleri daima okuruz.

Çeçenistan Cihadından Menkıbeler

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile ...

1-Kuşlar Mücahidlerle

Mevlevi Arslan anlatıyor:

-Biz uçakların bombardıman yapıp yapmayacağını daha önceden biliriz. Çünkü kuşlar uçaklar gelmeden önce gelir, bizi korumak için askerlerimizin üzerinde uçuşurlar. Onların bizi korumaya başladıklarını görünce uçakların bombardıman yapacaklarını biliriz.

Celaleddin Hakani anlatıyor:

-Kuşların defalarca uçakların altında uçuşarak hedeflerini şaşırtıp mücahidleri uçakların bombalarından koruduklarını gördüm.

2-Sıcak Savaş Anları

Mevlevi Arslan anlatıyor:

Şatiri bölgesinde idik. Mücahidler yirmi beş kişiydi. Sayıları iki bin kadar olan komünist düşmanlarımıza hücum ettik. Aramızda şiddetli bir çatışma oldu. Dört saat sonra komünistler yenildiler. Seksen kadar kişi öldü. Yirmi altı esir aldık.

Esirlere;

-Nasıl oldu da yenildiniz, dedik.

-Amerikan yapısı makinalılar ve toplar dört bir yandan üzerimize ateş kusuyordu diye cevap

verdiler. Arslan der ki:

-Yanımızda ne top ne de makinalı vardı. Tüfeklerle yalnızca bir yönden ateş ediyorduk.

Yine Arslan devam ediyor:

-Yaklaşık 120 kadar tanka hücum ettik. Düşmanlarımızın elinde havan topu ve çok sayıda araç vardı. Çatışma esnasında cephanemiz tükendi. Nihayet esir düşeceğimizi anladık. Allah'a yönelip dua etmeye başladık Az sonra her taraftan makinalılar ve bombalar komünistlerin üzerinde patlamaya başladı. Böylece komünistler yenildiler.

Halbuki bölgede bizden başka mücahid yoktu. Onlar şüphe yok ki meleklerdi.

Abdulcabbar Niyazi şöyle anlatıyor:

-Gözlerimin önünde Gulam Muhyiddin isimli bir mücahidin üzerinden tank geçti. Fakat bedenine hiç bir şey olmadı.

Abdussamed ve Dahbubullah bana şöyle anlatıyor:

-Komünistler Kundus şehri yakınlarında bir çadır kurdular. Akrepler onlara hücum ettiler ve onları soktular. Altı kişi öldü. Geri kalanı kaçtı.

Ömer Hanif anlatıyor:

-Haşereler defalarca mücahidlerin yattıkları yerlere geldiler. Sayılarının çok olmasına rağmen dört yıl boyunca hiç bir haşere mücahidleri sokmadı.

Celaleddin anlatıyor:

-Benimle beraber cihada çıkan mücahidlerin bir çoğunun elbiselerinin kurşundan delik deşik olduğunu, fakat vucutlarına tek bir kurşunun bile girdiğini görmedim.

Şeyh Ahmed Şerif anlatıyor:

-Oğlum savaştan döndü. Elbisesi paramparça olmuştu. Ama vücudunda hiç bir yara yoktu.

Mevlevi Pir Muhammed anlatıyor:

-Biz on iki mücahid Bektiya bölgesini koruyorduk. Bir kuvvet üzerimize hücum etti. Sekiz tane de uçakları vardı. Bizi kolaylıkla sıkıştırdılar. Bombardıman başladı. Savaştan çıktığımızda elbiselerimiz tamamen yanmıştı fakat yaralanmamıştık. Komünistlerden 160 kişiyi öldürdük. Üç tanklarını da tahrib ettik. Buna karşı bizden sadece iki kişi şehid oldu.

Celaleddin Hakkani şöyle anlatıyor:

-Ben bir bombanın üstüne bastım. Bomba ayağımın altında patladı. Fakat beni katiyeten yaralamadı. Biz 59 mücahiddik. 250 tank ve cemsesi bulunan bir birliğe hücum ettik. Uçaklar muharebe boyunca üzerimize bomba kustular. Komünistlerin sayısı 1500 idi. Bu rakam, düşman kaynağından öğrenilmişti.

Sonuçta 45 tank ve cemse tahrib edildi. 150 komünist öldürüldü, 100 tanesi yaralandı. 1 makinalı tanksavar, 3 Kerinof makinalısı, 7 kaleşnikof ve 66 milimetrelik top mermisi, 280 bomba, 36.000 tüfek ganimet olarak elimize geçti.

Hacı Muhammed anlatıyor:

-Mücahidlerin sayısı120 idi. Düşman ise 10.000 Rus idi. 800 tankları, 15 uçakları vardı. Sonuçta 450 Rus öldürdük. 130'u Moğolistanlı idi. 150 tank tahrib edildi. Erzak ve mayın dolu 11 araba ele geçirildi.

Fethullah anlatıyor:

-Bir uçak çadıra bomba attı. Çadır yandı. Ama içindeki mücahidlerin hiç birisi yaralanmadı.

Bağman komutanı Muhammed Nuaym anlatıyor:

-Uçaklar üzerimizde 14 napalm bombası bıraktılar. 13 tanesi yakınımda patladı ama hiç birisi bana zarar vermedi.

-Ben, Hoca Muhammed'in gömleğini gördüm. Havan bombasıyla incik kemiğinin ordan beş yerden yanmıştı. Fakat vücudu hiç yaralanmamıştı.

Celaleddin anlatıyor:

-Mücahidlerden birine bir kaç tane kurşun verdim. Savaşa girdik. Oldukça fazla kurşun harcadık. Fakat kurşunlardan bir tanesi daha eksilmemişti.

Arslan anlatıyor:

-Urcun isimli bir yerdeydik. Komünistlere saldırdık. 500 kişi öldürüp 83 kişi esir aldık. Esirlere sorduk:

-Yenilmenizin sebebi neydi?

Esirlerden birisi şöyle dedi:

-Siz atlara binmiştiniz. Ateş açtığımızda atlar sizi hemen kaçırıyorlardı. Böylece hiç kimse vurulmadı.

Ebu Ubeyde anlatıyor:

-Rus askerlerinin siperlerine geldiğimizde onların şiddetle ağladıklarını görüyorduk. Halbuki yanıbaşlarındaki silahları kurşunla, cepleri parayla dolu idi.

"Eğer sabreder ve Allah'tan korkarsanız onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler dahi, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder." (Ali İmran 125).

Celaleddin Hakkani anlatıyor:

Üç bin kadar mücahid bir yerde toplanmıştık. Uçaklar gelip bombardıman yaptılar. Üzerimize 300 kadar Napalm bombası atıldı ama içlerinden bir tanesi dahi patlamadı. Bütün bombaları Kute'ye götürdük.

Muhammed Müneccel anlatıyor:

-Nasrullah'a iki kurşun isabet etmiş. Fakat onu yaralamayarak cebine düşmüş. O bu durumu mücahidlere gösterdi. Tüm mücahidler şahid oldu.

3-Şehidler ve Silahları

Ömer Hanif şöyle anlatıyor:

Mücahidler arasında cihada son derece aşık olan Ömer Yakup isimli bir kardeşimiz vardı. Şehid oldu. Yanına geldiğimizde O'nun makinalı tüfeğine sarılmış olduğunu gördük. Kucağından silahı almak için uğraştık fakat alamadık. Şaşkınca bir süre sustuk.

Sonra O'na; -Ey Yakub, biz senin kardeşleriniz, diye seslendik.

Bunun üzerine elleri gevşedi ve makinalıyı serbest bıraktı.

 Zubeyr Mir Alem anlatıyor:

Mir Ağa şehit düşmüştü yanımızda. Yanında bir taraklı tabancası vardı. Mücahitler tabancayı almak için uzandılar. Fakat o silahını vermemekte direndi. Evine götürdüğümüzde babası şöyle dedi:

-Oğlum bu tabanca senin değil, mücahidlerindir.

Bunun üzerine şehit tabancayı bıraktı.

Şubat 1983'te Sultan Muhammed, yanımızda şehid düştü. Kaleşnikofuna sarılmıştı.

Bu sırada Ruslar geldiler. Elinden silahını almak için uğraştılar. Fakat o vermemekte direndi. Nihayet silahı almak için elini kesmekten başka bir yol bulamadılar.

4-Cesetlerin Bozulmama Hadisesi

Zerne Bölgesi Komutanı Ömer Hanif'in anlattıkları:

-Ben, hiç bir şehidin bedeninin bozulduğunu veya kokusunun kötüleştiğini görmedim.

-Şehid cesetlerinin hiç birisinin köpekler tarafından hırpalandığına rastlamadım. Halbuki köpekler, komünistlerin cesetlerini parçalayıp yerlerdi.

-Ölümlerinin üzerinden iki ya da üç sene kadar zaman geçmiş on iki şehidin mezarını açık olarak gördüm. Kokusu değişen bir tane bulamadım. 

-Aradan bir sene geçtikten sonra bazı şehidlerin cesetlerine rastladım. Yaraları hala duruyor ve kan akıtıyordu.

-Şehid Abdulmecid Muhammed'in cesedini şehadetinden üç ay sonra gördüm. Kokusu misk

kokusu gibiydi.

Abdulcabbar Niyazi'nin anlattıkları:

-Ölümlerinden üç dört ay sonra dört şehidi gördüm. Üç tanesinin cesedi aynen öldükleri günkü kadar tazeydi. Yalnız sakalları ve tırnakları biraz uzamıştı. Dördüncüsünün ise yüzünün bir bölümü bozulmaya başlamıştı.

-Kardeşim Abdusselam şehid oldu. İki hafta sonra mezarından çıkardık. Sanki yeni ölmüş gibiydi.

Şehid Babasıyla Konuşuyor

1980 yılında büyük bir Rus birliği üzerimize geldi. 70 kadar tankları, 10 kadar uçakları vardı. Biz ise 115 kişiydik. Şiddetli bir çatışma oldu. Sonunda 13 tankları tahrib oldu ve yenildiler.

O gün bizden dört kişi şehid oldu. Cennet Gülü adlı mücahidin oğlu da bunların içindeydi.

Şehidleri savaş meydanına defnettik. Üç gün sonra geldik ve onu alarak mezara koymaları için ailesine teslim ettik. Babası geldi ve oğluna şöyle dedi:

-Ey oğlum, eğer gerçekten şehid isen bunu bana işaret et. Şehid birden elini kaldırdı ve babasının elini tuttu. Bu tutuş on beş dakika kadar sürdü. Sonra elini çekti ve yarasının üzerine koydu. Babası daha sonra o anı şöyle anlattı:

-Elimi öyle sıkmıştı ki neredeyse koparacaktı. Ömer Hanif bu olayı bizzat gözleriyle gördüğünü anlatır.

 5-Şehidler tebessüm ediyorlar

Mevlevi Arslan anlatıyor:

-Abdulcelil salih bir ilim talebesiydi. Muharebede üzerine bir uçaktan bomba atıldı ve şehid düştü. Cenaze namazından sonra (Hanefilerde cenaze namazı kılınır) babasının evine yollandı.

Sabaha dek orada kaldı. Mücahidler de oradaydılar. Şehid gözünü açıyor ve tebessüm ediyordu. Mücahidler bana "Abdulcelil ölmedi" dediler. Ben onlara "Hayır. O şehid oldu" dedim. Onlar, "Hayatta olmadığını iyice tesbit edelim, yoksa bu caiz olmaz" dediler. "Hayır, O dün şehid oldu. Bu hal ise şehidlerin kerametlerindendir" dedim. Bağman Genel Komutanı Muhammed Ömer anlatıyor:

Hamidullah yanımızda şehid oldu. Cenazesini defnederken O'nun güldüğünü gördüm. Hayal gördüğümü sanarak dışarı çıkıp gözümü ovuşturdum. Tekrar baktım. Hayır, hayal görmüyordum. O hala gülümsüyordu.

Rabbimiz bizlere de o şekilde gülümsemeyi nasib et.( Amin.)

http://www.minare.net

http://minare.net/forum

http://alim.minare.net

http://minare.blogcu.com

İMAN VE İSLAMIN NİTELİĞİ 

İman lügat manası bakımından,bir şeye  inanmak ve bir şeyi doğrulamak demektir. “bu iş böyledir, şöyledir” diye hüküm vermektir.

Din teriminde ise, Yüce Allah’ın dinini kalb ile kabul edip Resulüllah (sav) bildirdiği şeyleri kesin olarak kalb ile doğrulamaktır.

İmanın aslı bu olmakla beraber bir engel hal bulunmadığı taktirde kalb ile kabul edilip dil ile söylemek ve şehadette bulunmak lazımdır. Çünkü inanılması gereken şeyleri kalb ile benimseyip kabul eden kimse, bunları dili ile söylemezse, onun iman durumu insanlar tarafından bilinmez, onun müslüman olduğuna hükmedilmez.

Kalb ile doğrulamak, dil ile söyleyipikrar etmekle meydana gelen imanla beraber namaz kılmak ve oruç tutmak gibi amellerde gereklidir. Çünkü biz, bu görevleri yapmakla sorumluyuz. Bu görevleri yapmak imana kuvvet verir, imanın kalbdeki nurunu çoğaltır. İnsanı azaptan kurtarır, yüce Allah’ın ihsan ikramlarına kavuşturur.

İslam sözüne gelince: Lügat manası bakımından İslam, teslim olmak, boyun eğmek ve itaat etmektir. Din teriminde ise, Yüce Allah’a ve O’nun peygamberine itaat etmek, Peygamber Efendimizin din adına bildirmiş olduğu şeyleri kalb ile kabul edip dil ile söylemek ve onları güzel görmektir. İslam aynı zamanda din manası gelir.

Gerçek din ile islam arasında esasta bir fark yoktur. Her gerçek din İslamdır. Her islamda gerçek bir dindir; buna müslümanlık da denir.

Allah Teala’nın dinine sadece “din” denildiği gibi, millet şeriat, İslam ve İslam dini de denir. Bununla beraber “İslam” sözü, bazen güzel ameller manasında, bazan da İman manasında kullanılır. Şeriat sözü de, ibadetler ve insanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olan hükümlerin tümünde kullanılır.


               http://www.minare.net

  http://minare.net/forum

http://alim.minare.net

     http://minare.blogcu.com

KAZA VE KADERE İMAN 

Bilindiği gibi, Yüce Allah’dan başka yaratıcı yoktur. Bu kâinatta meydana gelen her şey, muhakkak Yüce Allah’ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla olur. Onun için herhangi bir şeyin belirli bir şekilde meydana gelmesini, Cenabı Hakk’ın ezelde dilemiş olmasına “Kader” denir. Yüce Allah’ın böyle dilemiş olduğu herhangi bir şeyi, zamanı gelince meydana getirmesine de “Kaza” denir.

Örnek: herhangi bir insanın falan günde meydana gelmesini Yüce Allah’ın ezelde dilemiş olması bir kaderdir. O insanın taktir edilmiş günde yaratılması da bir kazadır. Bununla beraber kaza sözü, taktir ve hüküm manasına da gelir.

Kaza ve kadere iman da, müslümanlarca bir esastır. Bunlara inanmak, Yüce Allah’a iman esaslarından sayılır. Allah’ın varlığını ve birliğini bilen, O’nun  kâinatın tek hakimi olduğuna inanan bir insan için kazaya ve kadere iman etmemek mümkün olmaz. Hangi mümkün şey vardır ki, Yüce Allah’ın taktir ettiği taktirde meydana gelmesin? Hangi şey vardır ki, Yüce Allah’ın dilemediği halde o meydana gelebilsin?

Onun için biz Allah’ın kaza ve kaderine inanırız, kaza ve kadere razı oluruz. Bu bizim iman borcumuzdur. Fakat kendi irademizin ve kendi kazancımızın neticesi olmak üzere, Yüce Allah’ın yaratmış olduğu bazı şeyler vardır ki, bunlar Allah’ın rızasına aykırı olması bakımından, bizim bunlara razı olmamamız gereklidir. Bunlara rıza göstermek caiz olmaz ve bunlara Makzî (Kulun dilemesi üzerine Allah tarafından gerçekleşmesine hüküm verilmiş işler) denir.

Örnek: Bir insan günah işlemek ister, irade ve gücünü o günah tarafına yöneltir. Yüce Allah’ta dilerse, bu günahı o insanın arzusuna göre yaratır. İşte bu günah, Yüce Allah’ın rızasına  aykırı olduğu için, ona razı olamayız. Bunun içindir ki, kazaya rıza göstermek, Makzîye rızayı gerektirmez

Kaza ve kadere imanın faydasına gelince: Şüphe yok ki, insan bu iman sayesinde Allah’ın yaratıcılığını kudret ve hakimiyetini tanımış olur. Böylece ruhu güç kazanmış olur, ahlâk duyguları yükselir, hayata büyük bir güçle atılır ve başarıdan başarıya ulaşır. Çünkü Yüce Allah’ın kaza ve kaderine razı olan bir kimse, hiçbir şeyden yılmaz, sebeplere sarılmayı da, kaza ve kaderin gereği bilir. Bir işte başarısızlığa uğrayacak olsa, “bunda kim bilir Allah’ın ne gibi gizli hikmetleri vardır” diye düşünür. Allah’ın kazasına razı olur ve ümitsizliğe düşmez, azminde gevşeklik olmaz, heyecana kapılmaz, huzur içinde üzüntü çekmeyen kalb ile hayat alanındaki çalışmasını sürdürür.

“Kim Allah’a güvenirse Allah ona yeter.” (Talak:3)

Kaza ve Kadere İman Sorumluluğa Engel Değildir

Kaza ve kader, insanların iradelerine, kudretlerine ve çalışıp kazandıkları şeylerden sorumlu olmalarına engel ve aykırı değildir.

Şöyle ki: Yüce Allah insanlara bir güç ve irade (ihtiyar) vermiştir. Bir insan kendi gücünü ve iradesini bir işe harcasa, buna Kesp (kazanç) denir. Yüce Allah’da dilerse, o işi insanın isteğine göre yaratır. Bu da bir kaza bir yaratıştır. Onun için insanın bu kazancı, kendi cüz’i irade ve isteği ile olduğundan, oişin değerine göre sorumlu olması gerekir. Yoksa: “Ne yapayım, kader böyle imiş!”diyerek kendisini sorumluluktan kurtaramaz. Bununla beraber bir insan bir işi yapacağı zaman, kaderin ne olduğunu bilemez, kendi düşünce ve arzusuna göre hareket eder. İşin nasıl sonuçlanacağını önceden bilmediği bir kadere işini dayayarak  kendisini işin sorumluluğundan beri görmeye hakkı yoktur.

Bir insanın kendisini her türlü bir iradeden yoksun görmesi bir Cebr (Zorakilik) inancıdır ki, bu doğru değildir. Bizim işlerimizden bir kısmı, arzu ve irademize bağlıdır. Meselâ: Ellerimiz bazen hastalık sebebiyle bazen titrer, bazen de ellerimizi kendimiz titretiriz. Şimdi bu iki titreme arsında fark yok mudur? Elbette vardır; birinci  titreyiş cebrîdir (ihtiyarımızla değildir). İkinci titreyiş ise ihtiyarımızla , kendi istek ve irademizledir.

Cebri savunanlar, çok kere bu iddialarını kendileri bozarlar. Meselâ: Onlardan birine bir kimse bir tokat vursa, hemen kızarlar ve karşılık vermeye kalkışırlar. Oysa kendi iddialarına göre, o kimseyi suçlu görmemek gerekirdi. Çünkü onun bir tokat vurması, onların inançlarına göre bir kader gereğidir. Tokat vuran bu işi yapmaya mecburdur. Onun için sorumlu olmaktan beridir.

Birde cebir iddiasına kalkışanların, kendi inanışlarına göre, yaptıkları iyi işlerden dolayı Yüce Allah’dan bir mükâfat beklememeleri gerekir. Çünkü o işlerde bir kader neticesidir, onlara göre kulun bu işlerde bir tesiri yoktur, yaratan Allah’dır. Kötü işlerin sorumluluklarını kabul etmedikleri halde, iyi işlerinden nasıl mükâfat bekleyebilirler?

Aksine olarak insanın her işi yapmakta tamamen kudret ve iradeye sahip olduğuna, her şeyi başardığına inanmak da “Kaderiye” mezhebine sapmaktır. Bu da doğru değildir. Bu durumda insan bir nevi kendisini yaratıcı sanmış ve Allah’a has olan bir sıfatı takınma cesaretini göstermiş olur.

Sonuç: İnsan kâsibdir (iradesi ile iş kazanır), Yüce Allah’ta işi yaratır. Bu dünya bir imtihan âlemidir. Yüce Allah hikmeti gereği insanlara güç ve kuvvet vermiştir. Bu sebeple de kulu sorumlu ve yükümlü tutmuştur. İnsan yaratıcısının bu ihsanını hayırlı işlere harcarsa hayır (mükâfat) görür. Kötülüğe harcarsa azaba düşer.

Bunun için insanların görevleri kendi hayatlarını kurtarıp parlak bir hayata kavuşmak için hem dünyaya, hem de ahiretine ait işlerini güzelce yapmaya çalışmaktır. Yoksa: “Kaza ve kader ne ise o meydana gelir” deyip bu çalışmayı terk etmek asla caiz olamaz. İslâm Dini tembelliğe ve gevşekliğe cevaz vermez.

“İnsana ancak çalıştığı vardır.”(Necm )  

http://www.minare.net
http://minare.net/forum
http://alim.minare.net
http://minare.blogcu.com

AHİRETE İMAN 

Ahiret bu dünyadan sonraki nihayetsiz (sonsuz) âlemdir. Yüce Allah, içinde yaşadığımız bu dünya ve üzerinde olan tüm varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. Bir gün gelecek, bu dünyadan ve üzerinde bulunanlardan hiç bir eser kalmayacaktır. Allah’ın taktir ettiği gün gelince, insanlarla beraber bütün canlı ve cansız varlıklar yok olacaktır. Bütün dağlar-taşlar, yerler-gökler parçalanacaklardır. Böylece bu âlem bambaşka bir âlem olacaktır. Bu, kıyamettir. Bundan sonra yine Yüce Allah’ın taktir ettiği zaman gelince, bütün insanlar yeniden dirilecektir. İnsanların hepsi “Mahşer” denilen çok geniş ve düz bir sahada toplanmış olacaklar ve yeni bir hayat başlayacaktır. Buna “Umumi Haşr” denilir. Bu yeni hayatın başlayacağı günden itibaren, bitmez ve tükenmez, sonu gelmez bir halde devam edecek olan âleme, ahiret âlemi denir. Buna inanmak da, müslümanlıkta bir esastır.

Kıyametin kopması ve ahiretin meydana gelmesi, Kur’an’ın ayetleriyle, peygamberin hadisleriyle ve ümmetin birliği ile sabittir. Diğer bütün peygamberler de kendi ümmetlerine bu gerçeği bildirmişlerdir. Onun için ahirete iman etmek büyük bir görevdir ve her din için önemli bir inançtır.

Kudretine nihayet bulunmayan Yüce Allah için, gelecekte ahiret hayatını meydana getirmek pek kolay şeydir. Âlimleri yoktan var eden, hele insanları bir çok güç ve meziyetlerle yaratıp kendilerine hayat veren büyük yaratıcımız için, bütün bu âlemleri yok ettikten sonra tekrar yaratmak zor bir şey midir? Bir şeyi önce var eden, sonra onu tekrar var edemez mi? Bunları tekrar var edemeyen yaratıcı olur mu? Hayır, Yüce Allah  öyle bir yaratıcıdır ki, nice âlemleri yoktan var etmiştir ve nice âlemleri yaratmaya kadirdir. Bir kere astronomi ilmine bakalım: Ucu bucağı olmayan bir boşlukta dolaşıp duran ve zaman zaman parlayıp sönen yüz binlerce nur ve ışık âlemini bu ihtişamları ile yaratmış olan Allah, ahiret âlemini de yaratmaya kadirdir.

Allah’a hamd olsun ki, biz Müslümanlar, ahiret gününe, ahiretin sonsuz hayatına,  cennet ve cehennemin daha önceden yaratılmış olduğuna inanıyoruz. İşte bu iman bizi kurtuluşa götürür, ruhumuzu yükseltir ve bizi mutluluğa kavuşturur. Bu imandan yoksun olmak, insanı şaşırtıp sapıklığa düşürür, her türlü fenalığa sürükler ve hem dünyada hem de ahirette yüzü kara eder.

Kıyametin Oluşu ve Başlangıç Alâmetleri

Ahiret hayatı başlamadan önce, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bütün insanların ve bütün âlemlerin başına kıyamet kopacaktır. Bu kıyametin kopmasını “Sûr’a birinci üfürüş”olayı meydana getirecektir.

Şöyle ki: Melek İsrafil (aleyhisselâm) “Sûr” denilen ve niteliği Yüce Allah tarafından bilinen bir ses verme cihazına üfürecektir. Bundan çıkan korkunç bir ses ile bütün canlılar ölecek, her şey alt üst olacaktır.

Bildiğimiz yer sarsıntıları, suy basmaları, yanardağların patlamaları, yıldırımların düşmesi ve yerlerin çökmesi gibi birtakım olaylar yüzünden yeryüzünde ne korkunç ve ne büyük felâketler meydana gelmektedir. Bunlardan her biri, Yüce Allah’ın büyük kudretini gösteren nişanlardır. İşte yeryüzünde ve göklerde büyük kıyametin kopması da, bizce bilinmeyen çok korkunç ses ve gürültü ile (Sûr’a üfürülmesinin dehşetiyle) olacaktır. Kim bilir, hatır ve hayalimize gelmeyen daha nice büyük olaylar ve görüntüler buna eşlik edecektir. Bütün âlemdeki düzen ve ölçü, ancak Yüce Allah’ın eseridir, O’nun kudretinin delilidir. Yüce Allah bu düzen ve ölçüyü herhangi bir sebeple bir an içinde kaldırınca, bütün varlıklar hemen altüst olur, maddeler arsındaki bağlantıdan hiç bir eser kalmaz, hiç bir canlının yaşamasına imkân kalmaz.

İşte bu umumi (genel) kıyamettir. Bunun kopacağını ancak Yüce Allah bilir.

Kıyametin alâmetlerine gelince: Bunlar, Eşrat-ı Saat (Kıyamet Alâmetleri ) denen bazı tuhaf ve çirkin olağanüstü olaylardır. Bunların meydana geleceğini Peygamber Efendimiz bildirmiştir. Başlıcalrı şunlardır;

1) Din konusunda bilgisizliğin her tarafa yayılması, sarhoşluk veren şeylerin içilmesi, zina ve benzeri kötülüklerin çoğalması, öldürme olaylarının artması... Bunlara küçük alâmetler denir.

2) Müminleri nezleye tutulmuş ve kafirleri sarhoş olmuş gibi yapacak  bir dumanın çıkması.

3) Deccal adında bir şahsın türeyip tanrılık davasında bulunması ve sonra kaybolup gitmesi.

4) Ye’cüc ve Me’cüc adında iki milletin yeryüzüne yayılarak bir müddet bozgunculuğa çalışması

5) Hazret-i İsa’nın gökten inerek bir müddet Peygamber Efendimizin şeriatı ile amel etmesi...

6) “Dabbetü-l- Arz” adında canlı bir yaratığın yerden çıkarak insanlara karşı sözler söylemesi ...

7) Yemen tarafında korkunç bir ateş çıkarak etrafa dağılması...

8) Doğu ile batıda ve Arap yarımadasında birer büyük yer çöküntüsü olması

9) Güneşin az bir zaman için battığı yerden doğması...

Bu alâmetlere de Büyük Alâmetler denir.

Bütün bu olaylar Yüce Allah’ın kudretine göre hiç bir zaman imkansız sayılmaz. İçinde yaşadığımız bu âlemdeki olayların her biri, acaib bir yaratışın ve büyük bir kudretin nişanıdır, bir üstünlük örneğidir. Artık Kıyamet Alâmetleri denilen bu olayları düşünen hangi insan imkansız görebilir?

Bundan önce varlıklarına imkan verilmeyen nice büyük icatlar ortaya çıkmıyor mu? İnsanların zekâ  ve çalışmaları sayesinde böyle birtakım büyük ve güzel şeyle meydana geldiği halde, yaratıcımızın büyük kudreti ile artık nelerin meydana gelebileceğini düşünelim.

“Bütün bunları yaratmak Allah’a güç değildir.” (İbrahim:20)

Ahirete  Ait  Olaylar

Kıyamet koptuktan bir süre sonra Yüce Allah’ın emriyle sura ikinci üfürüş olacaktır. Bunun üzerine bütün insanlar dirilecek yerlerinden kalkacaklar ve mahşer (toplantı) meydanında bir araya gelmiş olacaklardır.

Bir insanın bedeni yüz binlerce parçaya ayrılsa, her tarafa savrulup saçılsa ve çürüyüp kaybolsa, yine bunlar Yüce Allah’ın ilminden kudretinden dışta kalmazlar. Yüce Allah dilediği zaman bunları kudreti ile bir araya toplayıp diriltir, dilediği sonuca kavuşturur. İnsanların yeniden böyle hayat bulmalarına Haşr-i Escad (Bedenlerin toplanması) denilir. Bu olay, ruhların bedenlerine yeniden girmesiyle meydana gelecektir.

Bilindiği gibi, ruhlar Allah’ın birer emridir. Onların gerçek halleri insanlar tarafından  bilinmez. İnsanlar ölünce, onların ruhları geçici bir zaman için başka bir âleme gider. Orada dünyada yapmış olduğu işlere göre ya rahat yaşar yahut azab görür. O âleme Berzah Âlemi denir. Bu, dünya ile ahiretten başka olan bir âlemdir. Hayatla ölüm arasında uyku hali ne ise, ölüm ile ahiret hayatı arasında olan Berzah âlemi de onun benzeridir. Bunun gerçek halini ancak Yüce Allah bilir.

İşte ruhlar, ebedi bir şekilde ölümden ve yok olmaktan kurtulmuş oldukları için, ahiret hayatı başlayınca her ruh, Allah’ın kudreti ile meydana gelecek olan kendi bedenine geri döner. Onunla birleşerek beraberce Mahşer’e gider. Bu esas bakımdan cisimle ruhun bir araya gelmesinden başka bir şey değildir.

Mahşer’de her mükellef (yükümlü) insan sorguya çekilecektir. Dünyada yaptığı işleri gösteren amel  defteri kendisine verilecek, dünyadaki amelleri tartıya konacaktır. Müminlerin bir kısmı peygamberlerin ve diğer büyük kimselerin şefaatına kavuşacaktır. Her insan “Sırat” denilen köprüden geçmek zorunda kalacaktır. insanların bir kısmı Sırat’ı geçerek Cennet’e girecek, bir kısmı da  bundan geçemeyip Cehennem’e düşecektir. Şöyle ki

1)Ahiret gününde sorguya çekilme, yükümlü olan bütün yaratıkların Allah tarafından hesaba çekilmesidir. Mahşer de büyük bir adalet mahkemesi kurulacak ve herkesin dünyada yaptıkları sorulacak, ona göre karar verilecektir. 

Daha önce de insan öldüğü zaman kabrinde “Münker ve Nekir” denilen iki melek tarafından sorguya çekilecektir. Ölüye soracaklardır: Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir? Kıblen neresidir? Buna kabr sorgusu denir.

2) Amellerin yazılı olduğu defter, her insanın dünyada iyi ve kötü her işlediği şeyin yazılı olduğu defterdir. Melekler tarafından yazılmış olan bu defter, ahirette sahibine verilecek ve ona: “Al, kitabını oku!”denilecek ve böylece hiçbir şey gizli kalmayacaktır.

3) Mizan, Mahşer’de herkesin dünyada yapmış olduğu işleri tartmaya mahsus bir adalet ölçüsüdür ki bununla amellerin iyi ve kötü miktarı anlaşılmış olur.

4) Sırat Cehennem’in üzerine kurulmuş, üzerinden geçilmesi pek zor olan bir köprüdür. Bunun üzerinden Allah’ın iyi kulları çok kolaylıkla geçer. Öyle ki, bir kısmı şimşek çakar gibi aniden geçer ve Cennet’e girer. Kafirler ile Müminlerden bağışlanmamış kimseler geçemeyip Cehennem’e  düşeceklerdir. Kâfirler ebedi olarak orda kalacaklar, müminler ise cezalarını doldurduktan sonra Cennet’e gireceklerdir.

5) Cennet, hatır ve hayale gelmeyen maddi ve manevi nimetleri içinde toplayan, hiçbir zaman yok olmayan ve bugün mevcut olan sekiz bölümlü bir mükafat âlemidir. Bulunduğu yeri ancak Allah bilir.

6) Cehennem bütün kâfirlerle bazı günahkâr müminler için yaratılmış olan yedi aşağı tabakaya bölünmüş bir azab kaynağıdır. Burada kâfirler burada ebedi olarak kalacaklar ve azab çekeceklerdir. Günahkâr müminler ise, bir müddet azab çektikten sonra bağışlanarak Cennet’e konulacaklar. Cehennem’in bulunduğu yeri ancak Allah bilir.

7) Kevser Havuzu, Mahşer günü Yüce Allah tarafından peygamberimize ikram buyurulacak olan gayet büyük bir havuzdur. Bunun çok tatlı ve berrak suyundan müminler içecekler. Mahşer’in dehşetinden ileri gelen hararetlerini gidereceklerdir.

8) Şefaat, ahiret günü bir kısım müminlerin bağışlanmaları ve bazı itaatli müminlerin  de yüksek derecelere ermeleri için peygamberlerimizin ve bazı büyük zatların Yüce Allah’dan dilek ve yalvarışta bulunmalarıdır.

Ahirette bütün insanlara ait hesaba çekilme işinin bir an önce yapılması için en büyük şefaatte bulunacak kimse, Hazret-i Peygamber Efendimizdir. Onun bu şefaatine Şefaat-ı Uzma (En Büyük Şefaat) denir. Peygamberimizin sahib olduğu Cennetteki yüksek makama da Makam-ı Mahmud (Övülen Makam) denir.

Bütün bu saydığımız şeylerin aslını ve özünü ayrıntıları ile bilmek ancak Yüce Allah’a mahsustur. Ahiretle ilgili bütün bu olayların var olduğunu kabullenmek, Yüce Allah’ın kudret ve azametini düşünüp sezebilenler için asla uzak ve imkansız görülmez. Yüce Allah’a  hamd olsun ki, biz bunların hepsine inanmış ve iman etmiş bulunuyoruz.

“Allah her şeye gücü yetendir.” (Kehf:45)

Ahiretin Varlığındaki Hikmet

Bilindiği gibi, Yüce Allah’ın varlığı ezelidir, ebedidir. O’nun kudreti de sonsuzdur. Her işinde de nice hikmetler vardır. O’nun yaratıcılık sıfatı her zaman varlığını gösterecektir. O’nun yarattığı ve yaratacağı varlıkların bir kısmı devam edecektir. Kim bilir içinde yaşadığımız bu âlemi ne kadar asırlar önce yaratmıştır! Sonrada bu âlemde bir takım ibadet ve görevlerle yükümlü olmak üzere insanları seçkin bir sınıf olarak meydana getirmiştir.

Bütün insanlar ve diğer nice yaratılmış varlıklar boşuna mı yaratılmıştır? Geçici bir zaman yaşayıp da sonra tamamen yok olsunlar diye mi, bu kadar mükemmel surette meydana getirilmişlerdir?

Hayır, böyle bir iddiaya insanın vicdanı isyan eder. Her zerrede görülen hikmet buna karşı çıkar.

Şüphe yok ki, insanlar bu dünyaya bir imtihan için getirilmiştir. Bu âlemde yapmış oldukları iyi veya kötü amellerini sonuçlarına ve karşılıklarına başka bir âlemde ebedi olarak kavuşmak için yaratılmışlardır. Bu dünyada herkes yaptığının karşılığını yeter derecede göstermektedir. Nice saygıdeğer iyi insanlar sefil bir halde yaşarlar. Nice sapık ve azgın kimseler de, rahatlık içinde yaşayarak kötü yürüyüşlerinin cezasını dünyada görmezler.

Bu bakımdan Yüce Allah’ın adaletinin tam manasıyla gerçekleşeceği bir âlem lazımdır ki, herkes yaptığı işlerin karşılığını orada bulsun. Böylece Yüce Allah’ın yaratıcılık sıfatı kendisini daima göstersin.

Şunu da düşünmelidir: Bu dünyada insanlar ve diğer sorumlu yaratıklar iki kısma ayrılmıştır: Bir kısmı üzerine düşen görevleri yerine getirmekte ve Allah’ın varlığına değişmez bir inançla sarılmış bulunmaktadır. Bu değişmez ve devamlı inanç sahiblerinin mükâfatları da ahiret hayatında ebedi olacaktır. 

Diğer bir kısmı ise, görevlerini kötüye kullandıklarından Yaratıcısını unutmuşlar ve nefislerine uyarak gittikleri sapık yolun doğruluğuna devamlı bir inançla bağlanmışlardır. Milyarlarca sene yaşayacak olsalar dahi, kendi inanç ve inkârlarını terketmeme kararında bulunurlar. Onu için bunların cezası da, kendi inançları gibi ebedî olacaktır. Ahirette sonu gelmeyen bir azaba düşeceklerdir.

Şunu da ilave edeyim ki, Yüce Allah katında güzel iman o kadar makbul ve büyük bir şeydir ki, onun karşılığı, Allah’ın bir ihsanı olarak sonsuz bir mükâfattır. Allah’ı inkâr edip batıla tapınmak da, o kadar büyük bir cinayettir ki, bunun karşılığı da, sonsuz bir azabdan başka bir şey değildir.

“İyi insanlar Naîm’de (Nimet Veren’de), günahkâr kimseler de cehennemdedirler.” (İnfitar:13-14)

http://www.minare.net

http://minare.net/forum

http://alim.minare.net

http://minare.blogcu.com

MELEKLERE İMAN 

Melekler ruh gibi lâtif ve ruhanî varlık olup asıl vasıfları Allah tarafından bilinen ve büyük sahib olan Allah’ın kullarıdır. Meleklerin bir kısmı daima ibadet ve zikirle uğraşır. Bir kısmı da yer ve göklerde bir çok işlerle meşgul olurlar.

Melekler yemekten, içmekten, evlenmekten, doğup doğurmaktan, beridirler. Değişik şekillere girmeye kabiliyetleri vardır. Yüce Allah’ın emirlerine asla isyan etmezler. Görevlerini emrettikleri şekilde aynen yaparlar. Kıyamete kadar kudsiyet içinde yaşayıp manevî bir zevk ile geçerlidir.

Müminler meleklerin varlığına iman etmekle yükümlüdürler. Onların varlığı aslında mümkün olan şeydir. Gerçekte varlıkları ise, bütün peygamberler ve onlara verilen kitaplar tarafından bildirilmiştir. Artık melekleri inkâr, bütün peygamberleri ve kitapları inkâr sayılacağından onları inkâr asla caiz olmaz. Bundan dolayıdır ki, öteden beri meleklerin varlığına bütün melekler iman ede gelmiştir. Onun için meleklere iman etmek, bizim dinimizde de şarttır. Meleklerin varlığını bütün peygamberler ve bütün semavî kitaplar haber vermişlerdir. Bu âlemde bizim bildiğimiz ve nice bilmediğimiz gizli aşikâr varlıklar vardır. Bugün varlıkları keşfedilmiş veya henüz keşfedilmemiş nice kuvvetler mevcuttur. Hatta akıl ve şuura sahip olup gözle görülmeyen “Cin” adlı yaratıklar vardır. Onların varlığını peygamberler ve kitaplar bildirmiştir. Onların da insanlar gibi bir kısmı mümin, bir kısmı kâfirdir.

Akla ve şuura, kuvvet ve kudrete sahip varlıkların yalnız insanlar olduğunu söylemek, koca kâinatın yaratıcısı olan Yüce Allah’ın kudret ve büyüklüğünü düşünmemekten ileri gelir. Bir şey gözle görülmediğinden ve duygularımızla anlaşılmadığından dolayı o inkâr edilemez. Nitekim kendi ruhumuzu ve vicdanımızı görmediğimiz halde bunları inkâr edemiyoruz.

Bu kâinatın büyüklüğü karşısında küçük bir parça yerinden sayılan yeryüzünde cins ve şekilleri anlatılamayacak kadar canlı varlıklar yaşamakta iken, başka bildiğimiz ve bilmediğimiz âlemlerde bizim yaratılışımıza aykırı biçimde akıllı ve şuurlu yaratıkların bulunmadığı nasıl söylenebilir?

Meleklerin Varlığındaki Hikmet

Meleklerin yaratılışındaki hikmeti tamamiyle ancak Yüce Allah bilebilir. Biz şunu söyleyebiliriz: Yüce Allah, kudret ve hikmetine son olmayan bir yaratıcıdır. Nice sayısız âlemler yaratmıştır. Yüce Allah kendi varlığını bilsinler ve kendine ibadet etsinler diye, insanları ve cinleri yarattığı gibi, melekleri de yaratmıştır. Bunları da âlemde bir takım grevlerle görevlendirmiştir. Böylece kaînatın düzenini sağlamıştır. Bu sayede Yüce Allah’ın her varlık üzerinde kudreti görülüyor, her şey O’nun varlığına şahit bulunuyor, insan kendi varlığının daima üstün ve gizli kuvvetler tarafından göz altında bulunduğunu düşünerek uyanık bir halde yaşıyor.

Cebrail, Mikâil, Azrail ve İsrafil adında dört melek vardır. Bunlar meleklerin en büyükleridir. Bunların yanında birçok melekler daha bulunur. Cebrail (Cibril) aleyhisselâm, Yüce Allah’^ın kitaplarını peygamberlere getirip tebliğ etmekle görevlidir. Mikâil aleyhisselâm, yeryüzündeki, rüzgâr, yağmur, ekin ve benzeri olayların meydana gelmesi için görevlendirilmiştir. Azrail aleyhisselâm, insanların ölme (ecel) vakitleri  gelince ruhlarını almak için görevlidir. İsrafil aleyhisselâm da, kıyamet gününün kopmasına ve öldükten sonra bütün insanların tekrar dirilmesine memur edilmiştir. Kim bilir bunların daha nice görevleri vardır!..

Ayrıca Hafeze ve Kiramen Kâtibin denilen melekler vardır. Bunlardan her insanın yanında iki melek bulunur. Biri insanın güzel işlerini, diğeri de yaptığı kötü işleri yazar. Bu şekilde insanın amel defterini meydana getirirler.

İşte her şeyi bir hikmete bağlı olarak yaratmış olan Yüce Allah, melekleri de bu gibi görevleri yapmak ve kendi adaletini tanıtmak, kudret ve hakimiyetini göstermek için hikmeti gereği yaratmıştır.

Senin Rabbin her şeyi bilen yaratıcıdır.” (Hicr: 86)

http://www.minare.net

http://minare.net/forum

http://alim.minare.net

http://minare.blogcu.com

SEMAVİ KİTAPLARA İMAN 

Yüce Allah, insanlara yine insanlardan peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerden bir kısmına da kendi emirlerini ve yasaklarını, kendisine ibadet şekillerini öğreten kitaplar indirmiştir.

Bu kitaplardan bir  kısmına “Suhuf” denir. Bunlar bir kaç sayfalık kitaplardır. Kitaplardan dördüde büyük kitaplardır. İnişleri şöyledir:

On sahife Hazret-i Âdem’e, elli sahife Hazret-i Şit’e, otuz sahife Hazret-i İdris’e, on sahife Hazret-i İbrahim’e verilmiştir.

Büyük kitaplara gelince: tarih sırasına göre bunlardan birincisi Hazret-i Musa’ya verilen Tevrat’tır. İkincisi Hazret-i Davud’a verilen Zebur’dur. Üçüncüsü Hazret-i İsa’ya verilen İncil’dir. Dördüncüsü de, bizim peygamberimize verilen Kur’an’dır.

Yüce Allah bu kitapları vahiy yoluyla  göndermiştir. Ya Cibril-i Emin adındaki bir melek aracılığı ile bildirmiş yahut başka bir şekilde ilham etmiştir. Bu kitaplara “İlahi Kitaplar” denildiği gibi, taşıdıkları yüksek vasıftan dolayı “Semavi Kitaplar” ve Cibril-i Emin aracılğı ile indirilmiş olmalarından da “Münzel Kitaplar” denir.

Yüce Allah’ın bütün kitaplarına iman etmek her mümin için farzdır. Biz bugün diğer milletlerin ellerinde bulunup da semavi  oldukları söylenilen kitaplara değil de, Allah’ın aslen peygamberlerine göndermiş olduğu kitapların tümüne iman ederiz. Çünkü Kur’an’dan başka  olan kitaplar değişikliğe uğramışlardır. Kur’an-ı Kerimin hiç bir sözü zamanımıza kadar değişmediği gibi, kıyamete kadar da değişmeyecektir; çünkü Allah onu değişiklikten koruyacağını yine Kur’an’da bildirmiştir.

Bütün semavi kitaplar insanlar için birer rahmet olmuşlar ve hak yolu göstermişlerdir. Onun için hepsine iman etmek zorundayız. Bu kitaplardan herhangi birini inkâr etmek hepsini inkâr etmek demektir. Gerçek mümin o kimsedir ki, Yüce Allah’ın bütün kitaplarına inanır. Yüce Allah’ın en son kitabı Kur’an-ı Kerime sarılır ve onun hükümlerini gözetmeye çalışır.

Bugün Kur’an-ı Kerimden başka diğer semavi kitaplar tüm olarak yer yüzünde mevcut değildir. Aradan asırlar geçmiş ve bir çok milletler tarihe karışmış olduğundan kitapların bir çoğu tamamen kaybolmuş, bir kısmı da büyük değişikliklere uğrayarak İlahi vasıflarını kaybetmişlerdir.

Bugün elde bulunan Tevrat, Zebur ve İncil nüshalarından hiç biri, Yüce Allah’ın Musa’ya, Davud’a ve İsa’ya indirmiş olduğu kitapların aynı değildir. Ancak Kur’an-ı Kerim asliyyetini olduğu gibi korumaktadır, bir kelimesi bile değişikliğe uğramamıştır.

Kur’an-ı Kerim’in bütün ayetleri, daha başlangıcında bizzat Hazret-i Peygamberimiz tarafından ezberlenmiş olduğu gibi, ashabın bir çok tarafında da ezberlenmiş ve yazılmıştı. Hazret-i Peygamberin ahirete göçmesinden sonra Hazret-i Ebu Bekir, bütün ashab-ı kram huzurunda Kur’an’ın birer nüshasını yazdırarak onu değişiklikten korumuştu. Hazret-i Osman’ın halifeliği zamanında da bu sayılı kitaptan yeterince yazdırılarak büyük İslam merkezlerine birer nüsha gönderilmişti. Bunların her birine “Mushaf-ı Şerif” adı verilmiştir. Daha sonra bütün Mushaflar bu asıllara göre yazıla gelmiştir.

Her asırda yüz binlerce Mushaf-ı Şerif yazılmış. Ayrıca Kur’an-ı Kerimi baştan sona ezberleyen hafız yetişmiştir. Bu özellik semavi gereğidir. Çünkü diğer semavî kitaplar arasında yalnız Kur’an-ı Kerime nasip olmuştur. Bu da bir hikmet, kitaplar belli bir kavme ve belirli bir zamana ait olarak peygamberlere indirilmişlerdi. Kur’an-ı Kerim ise , bütün insanlık âlemine ve bütün asırlara mahsus olarak peygamberimize indirilmiştir. Onun için bu kitabın Allah tarafından korunması bir hikmet gereği olmuştur.

Kur’an-ı Kerim’in bir ayeti bile değişikliğe uğramayarak aslı üzere kalması, öyle bir gerçektir ki, bunu bir kısım müsteşrikler (şarkıyyat ilmiyle uğraşanlar) bile insaf göstererek doğrulamaktadır. Bunun aksini iddia edenler, Müslümanlık aleyhine propaganda yapan siyasi maksatlı ve körü körüne bâtıla saplanmış kimselerdir. Bugün Kur’an-ı Kerim her yabancı dile tercüme edilmiş durumdadır. Bu diller arasında; Türkçe, Farsça, Hindçe, Almanca, Fransızca, İngilizce, Rusça, Felemenkçe ve Çince’ye tercüme edildiği gibi, Cava, Bengal ve Malaya dillerine de tercümeleride vardır.

Sonuç olarak, bugün Kur’an-ı Kerim’in İlahi ifadeleri bütün beşeriyetin kulaklarına çarpıp durmaktadır. İnsanlığı bir kardeşlik, bir selâmet ve mutluluk üzere toplamaya çağırmaktadır.

“Kur’an bütün âlemler için bir uyarıcı, bir zikirdir.” (Kalem:52)

Semavî  Kitaplara Olan İhtiyaç

Varlıkları ile insanlık âlemine şeref vermiş olan Peygamberler, çok önemli olan elçilik ve peygamberlik görevini yerine getirebilmek için, kendilerine Yüce Allah tarafından talimat verilmiş olması gerekir. İşte bu talimat, peygamberlere Semavî kitaplarla verilmiştir.

Semavî kitaplar, Yüce Allah’ın insanlar üzerinde uygulanacak birer kutsal kanunudur. Allah, insanlara haklarını ve görevlerini bu kanunlar yolu ile bildirmiştir. Peygamberlerin dünyadaki hayatları geçicidir. Peygamberlerin ümmetlerine bildirdikleri İlahi hükümlerin devamı, ancak bu kitaplar sayesinde mümkün olmuştur. Eğer bu kitaplar olmasaydı, insanlar yaratılışlarındaki hikmetten, üzerlerine düşen görevlerden, kavuşacak ahiret nimetlerinden ve felaketlerinden habersiz kalırlardı. Özellikle kutsal ayetleri okumak, onlarla ibadet etmek, onlardan öğüt almak ve onlarla gerçeği anlayıp tehlikeli görüşlerden kurtulmak şerefinden ve mutluluğundan uzak kalmış olurlardı.

İşte Semavî kitaplara, taşıdıkları bu yüksek gaye ve hikmetlerden dolayı insanlık âleminin pek ziyade ihtiyacı olmuştur. Bu ihtiyacı karşılamak için de, bu kutsal kitaplar insanlara ,ihsan buyrulmuştur.

Kur’an’ın Nasıl Bir İlahi Kitap Olduğu

Kur’an-ı Kerim, yukarıda da söylediğimiz gibi, Yüce Allah’ın yeryüzüne şeref veren en kutsal kitabıdır. Bu öyle bir kitaptır ki, insanlar ancak onun gösterdiği yolda yürüdükleri takdirde mutluluğa kavuşurlar ve Allah’ın rızasına ererler. İnsanlar arasında iyi duygular ilerleyip yükselmeye başlar, kardeşlik ve beraberlik meydana gelir.

Kur’an-ı Kerim’in hem manası ve hem de lâfızları Allah’dandır. Yüce Allah’ın vahyi iledir. Vahy, Cibril-i Emin aracılığı ile peygamberimize olmuştur. Onun Yüce Kuran’ın manası ile amel edilir. Kur’an müslümanların değişmez kanunudur. Lafızları da bir ibadet olmak üzere okunur, onunla sevap kazanılır. Bu lafızlar sayesinde Kur’an’ın manası anlaşılır, ruhlara tesir eder ve onunla Allah’ın rızası kazanılır.

Kur’an-ı Kerim hiç bir kitaba benzemez. Onun manasını hiç kimse değiştiremez, lâfzının yerine başka bir söz konamaz ve hiç bir tercüme de Kur’an hükmünü alamaz.

Kur’an-ı Kerim ebedi kalacak bir mucizedir. Bunun ebedi inceliklerine, güzel ifadesine ve taşıdığı manalara bir nihayet yoktur. Bütün insanlar ve cinler bir araya toplansa, en kısa bir sûresinin bile benzerini yapamazlar. Bu bakımdan da Kur’an-ı Kerim asırlardan beri bütün âleme meydan okumaktadır. Edebî sanat ve kabiliyetlerine güvenen nice kimseler, onun kısa bir sûresinin benzerini yapmaktan aciz kalmışlardır. Buna güçleri yetmediğini de kabullenmişlerdir. Bu durum da Kur’an’ın Allah’ın bir mucizesi olduğuna en sağlam ve değişmez bir delildir.

Kur’an-ı Kerim’in ruhlar üzerindeki tesirine gelince, buna da bir nihayet yoktur. Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini güzelce anlayarak okuyan ve dinleyen temiz kalbli insan, kendinden geçer, dimağında pek çok yüksek duygular uyanır ve ruhu maneviyat âlemine yükselir. O manevi duygunun tesirinden  de gözlerinden yaş dökülmeye başlar.

Bir bahar mevsiminde yağan yağmurların ve parlayan güneş ışınlarının kurumuş olan bitkileri canlandırması gibi, Kur’an-ı Kerim’in ifadeleri de anlayışlı kalbler üzerinde çok daha büyük tesirler yapar . gönüllere yeni bir hayat ve ferahlık verir. Böylece insanı hem dünyasından, hem de ahiretinden haberdar eder, sonsuz bir varlığa ve mutluluğa kavuşturur.

“Biz Kur’an’dan müminlere şifa ve rahmet indiriyoruz.”(İsra:82)

Kur’an-ı Kerim’in Taşıdığı Gerçekler

Kur’an’ın insanlara bildirdiği emirler ve yasaklar, açıkladığı hikmet ve gerçekler pek çoktur. Bunlar temel olarak inançlara, ibadetlere, muamelâta, ahlâka, Allah’ın yüce kudretini gösteren üstün san’at eserlerine, ibret alınacak olaylara ve diğer şeylere aittir. Bunları şu şekilde özetliyebiliriz:

1) Kur’an-ı Kerim, insanlara Yüce Allah’ın varlığını, birliğini, büyüklüğünü hikmetlerini ve kutsiyetini bildirir. Öyle ki, felsefi görüşlere sahip onların parlak sözleri onun yanında pek sönük kalır.

2) Kur’an-ı Kerim, insanları ilim ve irfana, ibretle bakıp düşünmeye çağırır. Gaflet içinde yaşamaktan insanları engeller. İnsanlara, Yüce Allah’ın hikmet ve kudretini gösteren büyük eserlerine bakmalarını öğütler.

3) Kur’an-ı Kerim, önceki devirlerde insanlara gönderilmiş olan peygamberlerin bir kısmı ile ilgili bilgi verir. Yüksek görevlerini nasıl başardıklarını ve bu görevler uğruna ne kadar zorluklara katlandıklarını bildirir. Bütün insanların son peygambere uymalarını emreder.

4) Kur’an-ı Kerim, geçmiş ümmetlere ait ders alınacak en büyük sahneleri ve tarihi olayları bildirir. İnsanları bunlardan ibret almaya çağırır. Peygamberlere karşı çıkıp isyan eden günahkâr kavimlerin çok korkunç akibetlerini haber verir.

5) Kur’an-ı Kerim, insanlara daima uyanık bir ruha sahip olmalarını ve Hak’dan gafil bulunmamalarını emreder. Nefislerinin arzularına uyarak din ve faziletten yoksun kalmamalarını öğütler. Dünyanın maddi yarar ve zevklerine dalıp da, manevi hazlardan ve ahiret nimetlerinden mahrm kalmanın büyük bir felâket olacağını bildirir.

6) ) Kur’an-ı Kerim, müslümanlara, dinlerine sımsıkı sarılmalarını ve daima hakkı savunmalarını öğütler. Düşmanlarına karşı da, daima kuvvetli bulunmalarını, her türlü korunma vasıtalarını hazırlamak için çalışmalarını hatırlatır. Gerektiği zaman savaş meydanlarına atılmalarını, din ve namuslarını, yurtlarını, maddî ve manevî varlıklarını hem canları hem de malları ile korumalarını emreder.

7) Kur’an-ı Kerim,medeni ve sosyal hayatın bir düzen ve huzur içinde yürümesi için gereken esasları ve kuralları bildirir. İnsanların bir takım hak ve görevlerini korumalarını ve gözetmelerini ister

8) Kur’an-ı Kerim, hem şahıslara, hem de cemiyetlere, selâmet içinde kalmaları için adeleti, doğruluğu, alçak gönüllü olmayı, sevgiyi, merhameti, iyilik etmeyi, bağışlamayı, edeb gözetmeyi, eşitliği ve bu gibi yüksek huyları tavsiye eder. İnsanları zulümden, hainlik etmekten,büyüklenmekten, cimrilikten,intikam duygularından, katı yürekli olmaktan, çirkin söz ve işlerden, zararlı olan içki ve yiyeceklerden alı kor. Yapılması, yenip içilmesi helâl veya haram olan şeyleri bildirir.

9) Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah’ın bu âlem için koymuş olduğu tabiî kanunları hiç kimsenin değiştiremeyeceğini anlatır. Herkesin bu kanunlar göre davranışlarını ayarlamaları gereğine işaret eder. İnsanlara, çalışmalarının meyvesinden başka bir şey elde edemeyeceklerini hatırlatır. İnsanları çalışıp çabalamaya teşvik eder.

10) Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah’ın: “Yapınız- Yapmayınız” diye emirlerini ve yasaklarını benimseyip gereğince hareket eden müminler için verilecek dünya ve ahiret nimetleri ve elde edecekleri başarıları müjdeler. İman etmeyenlere de hazırlanmış bulunan kötü akibetleri, Cehennemin azab şekillerini hatırlatır. Kur’an-ı Kerim, bütün bu açıklamaları ile insanları, yaratılışlarındaki yüksek gayeden haberdar ederek ona iletmek ister.

Sonuç:Kur’an’ın ifadesi bir mucizedir. Bu gibi daha nice hikmet ve gerçekleri içinde toplamıştır. İnsanlık âlemi ne kadar yükselirse yükselsin, hiç bir zaman Kur’an’ın yüksek talimatı dışında kalamaz. Kur’an’ın talimatına (gösterdiği prensiplere) aykırı davranışlar ise, aslında yükselme değil, bir alçalmadır

http://www.minare.net

http://minare.net/forum

http://alim.minare.net

http://minare.blogcu.com

Peygamberlere İman 

Bütün peygamberlere iman etmek müslümanlıkta esastır. Lûgat manası bakımından peygamber, haber veren kimse demektir. Din teriminde ise, Allah Tealâ’nın kullarına dinlerini bildirmek için görevlendirdiği seçkin insanların her birine “Peygamber” denir. Bu zaatlar Yüce Allah’ın birer elcisi demektir. Bunların Allah’ın peygamberi oldukları, kişiliklerindeki yüksek vasıflardan ve Allah tarafından kendilerine verilen mucizelerden sabit olmuştur.

Mucize:Başkalarının meydana getiremeyeceği olağanüstü şeylerdir. Bir peygamberin gerçek peygamber olduğunu doğrulamak için Yüce Allah o işi peygamberin eliyle ortaya çıkarır.

Keramet:Bir kısım olağanüstü işlerdir. Yüce Allah’ın kudretiyle veli kulları tarafından meydana getirilir. Bu kerametler de, o velilerin bağlı bulunduğu peygamber için bir mucize sayılır. Çünkü o peygamber gerçek peygamber olmasaydı, kendisine bağlı olanlardan böyle kerametler ortaya çıkamazdı.

Meunet-İstidraç:Peygamberlik davasına kalkışmayan ve peygamberin sünneti üzere yürümeyen bazı bayağı kimselerden meydana çıkan ve olağanüstü bir halde görülen bir takım olaylardır ki, o şahsın büyüklüğünü göstermez ve hiç bir zaman keramet ve mucize derecesine varamaz.

Fakat yalan yere peygamberlik davasına kalkışan kimselerin elinden ne mucize, ne keramet ne de başka olağanüstü işler çıkar. Böyle yalancı kimselerin mucize veya harika diye ortaya koyacakları şeyler, bir göz bağcılıktır veya bazı ilmi kurallara dayanan bir san’at eseridir. Bunların asıl maksatları hemen meydana çıkar. Onların yaptıklarından daha güzelini başkaları da yapabilir.

Yalan yere peygamberlik davasında bulunanların nasıl bir sonuçla karşılaştıkları, yalanlarının nasıl meydana çıktığı tarihlerde bellidir.

Peygambere Nebî de denir. Resûl de denir. Bununla beraber yeni bir kitap ve şeriatla bir ümmete gönderilmiş olan zata Resûl, başka bir peygamberin şeriatına bağlı olarak gelen peygambere de Nebî denmiştir. Buna Resûl veya Mürsel denmez. Nebî isminin çoğulu Enbiya’dır. Resûl’ün çoğulu Rusül’dür. Mürsel’in çoğulu da mürselin’dir.

Yüce Allah’ın ilk peygamberi Hazret-i Âdem aleyhisselâm’dır. Son ve en büyük peygamberi de, bizim sevgili peygamberimiz Hazret-i Muhammed aleyhisselam’dır. Son peygamber olduğu için peygamber efendimize Hatemu’l Enbiya (peygamberlerin sonuncusu) denmiştir. Bu iki peygamberin arasında, sayılarını ancak Allah’ın bildiği çok peygamber bulunmuştur. Kur’an’da bu peygamberlerden sadece şu yirmi beş peygamberin ismi geçer:

Âdem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lût, İshak, Yakup, Yusuf, Eyüp, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, İlyas, Elyesa, Zülkifl, Yunus, Zekâriya, Yahya, İsa, Muhammed (s.a.v.). Bunlardan başka Kur’an-ı Kerimde adı geçen Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn isimli üç zaat daha var ki, bunların peygamber veya velî oldukları ihtilâflıdır. Bunların da pek büyük kimseler olduklarında şüphe yoktur.

Peygamberler her türlü güzel sıfatlara sahibdirler. Onlardan her birinin varlığı bir olgunluk ve üstünlük örneğidir. Özellikle onlarda doğruluk, emanet, seziş ve anlayış, günahlardan korunmuş olma ve şeriatı tebliğ etme vasıfları vardır. Şöyle ki:

1)     Peygamberler sadıktırlar; her hususta doğru sözlüdürler. Kendilerinden asla yalan çıkmaz.

2)     Peygamberler emindirler. Gerek peygamberlik konusunda gerek diğer konularda her türlü güvene sahibdirler. Kendilerinde asla hainlik bulunmaz.

3)     Peygamberler son derece yüksek bir anlayışa, tam akla ve kuvvetli bir görüşe, üstün bir zekâya sahip bulunmuşlardır. Onlarda gaflet, yüksek duygu ve kavramlardan yoksunluk düşünülemez.

4)     Peygamberler masumdurlar. Onlar gizli ve aşikâr her türlü günahlardan, küçük düşürücü bayağı işlerden tamamen beridirler, iffet ve ismet sahibidirler.

5)     Peygamberler tebliğ sıfatına sahibdirler. Emrolundukları şeriat hükümlerini, olduğu gibi ümmetlerine bildirirler. Şeriat hükümlerinden herhangi birini saklamış veya unutmuş olmaları asla düşünülemez. Böyle bir şey peygamberlik şanına yakışmaz. Böyle bir tutum, peygamber  olarak gönderildikleri hikmete ve Allah’ın iradesine uygun düşmez.

Sonuç: Bütün peygamberler şu yazdığımız beş sıfatı tamamen kendilerinde bulundurmuşlardır. Çünkü bu büyük huylara sahip olmayan kimseler, insanları aydınlatıp onlara önce olamazlar. İşte bütün peygamberleri böyle tanıyıp doğrulamak imanımızın sıhhati için şarttır.

Peygamberlerin insanları yola getirmek ve onların kötü hallerini düzeltmek için Yüce Allah tarafından görevlendirilmiş oldukları güzelce düşünülünce, onlara iman etmenin gereği ve önemi kendiliğinden anlaşılmış olur.

Gerçek şu ki, peygamberlere iman etmek, onların yüksek huy ve vasıflarını bilip doğrulamak, onlara son derece saygılı olmak bizim için kesin bir görevdir.

Peygamberlere iman etmeyen bir kimse, Yüce Allah’ada iman etmemiş sayılır. Çünkü Yüce Allah’a, O’nun razı olacağı şekilde iman etmenin yolunu insanlara bildiren ancak peygamberlerdir. Kendi değersiz akıllarını öncü edinmek isteyenler, gerçeğe ve Allah’ın rızasına ulaşamazlar, sapıklık içinde kalırlar. Yüce Allah’ın peygamberlere iman edilmesi yolundaki emirlerine de aykırı hareket etmiş olurlar. Bu bakımdan hidayetten yoksun kalırlar. Öyle ki, peygamberlerden yalnız birine iman etmemek, tümünü inkâr etmek gibidir. Böyle bir inanç, insanı imansız yapar. Hele Alla Tealâ’nın en büyük peygamberi ve peygamberlerin sonuncusu olan Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) yaşadığı tarih gün gibi meydandadır, insanlar âlemi tarafından bilinmektedir. Artık bugün hiç bir millet, din konusundaki bilgisizliğinden ötürü özürlü sayılamaz. Bugün her millete düşen en önemli görev, bu büyük peygamberin dinini kabul etmektir. Onun gösterdiği doğru yola koyulmak ve kurtuluşa ermektir. Bu görev tam manasıyla yerine getirilirse, insanlık âlemi o zaman dünya felaketlerinden ve ahiret azabından kurtulur. Gerçek medeniyete ve ahiretin sonu olmayan mutluluğuna ermiş olur.

Peygamberlere Olan İhtiyaç

Bilindiği gibi, Yüce Allah, kendisinin kutsal varlığını ve birliğini bilmeleri, kendisine ibadet ve itaat ta bulunmaları için insanları yaratmıştır. İnsanları diğer bir çok yaratık arasında akıl ve düşünce ile seçkin kılmıştır. Onun için bir insan aklını güzel kullandığı taktirde, kendisini yaratıp da ona düşünüp anlama gücünü veren bir yaratıcının varlığını sezer. Kendisinin ve çevresindeki varlıkların öyle rast gele kendiliklerinden var olmadıklarını anlar. Böylece kendisinde İlahi bir düşünce doğar ve büyük bir kudret sahibi yaratıcının var olduğu inancına ulaşır.

Fakat O Yüce yaratıcıyı hiç kimse şanına uygun bir şekilde bilemez. O’nun peygamberine uymayan bir kimse, Allah’ın razı olmadığı ibadetlerin hangileri olduğunu kestiremez, yaratılış hikmetinin ne olduğunu anlayamaz. İnsanlar arsındaki ilişki ve karşılıklı hakların nelerden ibaret bulunduğunu ve görevlerin neler olduğunu gereği üzere belirleyemez. Nihayet yaratılış gayesinin dışında yürür de bundan haberi olmaz. Cehalet içinde bulunduğunun farkına varamaz. Böylece ebedi mutluluktan yoksun kaldığını anlayamaz.

Peygamberlerin varlığından haberi bulunmayan veya peygamberlerin yoluna inanmayıp gerçekleri bozarak değiştiren nice milletler sapıtmışlar,insanlığa yakışmayan hallere düşmüşlerdir. Aralarında her türlü vahşet hareketleri türemiş ,insanlara,ağaçlara ve taşlara tapınıp durmuşlardır.

İşte insanları bu gibi çirkin hallerden kurtarmak,onlara din ile dünya görevlerini öğretmek ve böylece hem dünya,hem de ahiret mutluluğuna ermelerini sağlamak için Allah’ın elçileri olan peygamberlere ihtiyaç vardır.

Onun için Yüce Allah kendi ihsan ve ikramı ile insanlara peygamberler göndermiştir. Böylece insanlara karşı “İlahi hüccet” tamam olmuştur. Artık hiç kimse ,”Ben görevimi bilmiyordum;onun için sana ibadet etmedim.”diye özür beyan edemeyecektir. Çünkü Yüce Allah insanlara görev bildiren peygamberleri göndermiştir. Bunlar Allah’ın hüccet ve delilleridir.

Daha önce söylediğimiz gibi, peygamberlerin en büyüğü ve sonuncusu, bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed’dir(s.a.v.). Hazret-i Muhammed, yer yüzündeki bütün milletlere gönderilmiş bir peygamberdir. Peygamberliği kıyamete kadar devam edecektir; en son peygamberdir. Onun yaymış olduğu din, bütün insanlara aittir. Onun getirdiği İslam Dini, bütün insanlığın dindir, yaratılış gayesine en uygun olan bir dindir. Her zaman için ihtiyaçlara cevap verecek olan hikmet dolu ebedi bir dindir. O mübarek peygamberin getirdiği kitap (Kur’an) tümü ile hiç bir değişikliğe uğramaksızın kıyamete kadar Allah tarafından korunmuş olacaktır.

Sonuç: beşeriyet öteden beri peygamberlere muhtaç bulunmuştur. Peygamberlere uymaksızın hak yolu bulacağını ve Hakka ereceğini savunan bir gafile soralım: Eğer peygamberlerin varlığından habersiz bir bölgede yetişmiş bulunsaydı, kendisinde Allah’ın varlığı ve Ona karşı görevleri ile ilgili fikirler gerçek şekli ile bulunabilecek miydi? Din ile dünya işlerine ait görevleri belirleyebilecek miydi? Kendi vicdanında yüksek duygulara karşı bir çekicilik bulabilecek miydi?

Zavallı insan! Kendi ruhunda sönük bir şekilde parıldamaya başlayan bazı yüksek fikirlerin kendisine nereden geldiğini hiç düşünmemektedir. En kolay ilerde ve fenlerde bile bir hocaya, ustaya ve yol göstericiye insan muhtaç olur da en önemli olan din konusunda gerçekleri öğrenmek için bir öğreticiye, bir yol göstericiye nasıl muhtaç olmaz? Doğrusu, sağ duyulu hiç bir düşünür, peygamberlere olan ihtiyacı inkâr edemez.

“Hiç bir ümmet yoktur ki, onlar içinden bir uyarıcı (peygamber) gelip geçmiş olmasın.” (Fâtır:24)

http://www.minare.net

http://minare.net/forum

http://alim.minare.net

http://minare.blogcu.com